İçindekiler
Bazen her şeyi aydınlatan bir neşeyle yükselir. Bazen de izin istemeden aşağı iner ve bizi şüphe, yorgunluk ya da hüzünle baş başa bırakır. Bu sürekli hareket, hayatın bir hatası değildir. Onun doğasının bir parçasıdır.
Eğer dünya her zaman mutlu olsaydı, her şey öngörülebilir ve kusursuz olsaydı, belki de önemli bir şeyi de kaybederdik: şaşırma, değişme ve sahip olduklarımızın kıymetini bilme yeteneğini.
Eğer hiç zor bir gün yaşamadıysak, mutluluk tam anlamıyla anlaşılamaz. Mutluluğu hak etmek için acı çekmemiz gerektiği için değil, karşıtlıklar bize daha iyi bakmayı öğrettiği için.
Hüzün neden mutlu bir hayatın da parçasıdır
Çocukken, ailem bana hayatı inişler ve çıkışlar dizisi olarak görmeyi öğretti. Bana hiçbir şeyin sonsuza dek aynı kalmadığını sık sık söylerlerdi. Ne sevinç. Ne hüzün. Ne korku. Ne de kafa karışıklığı.
Zamanla, önceden bana haksızlık gibi gelen bir şeyi anladım: bazen mutluluğun tadını gerçekten çıkarabilmek için hüznü hissetmemiz gerekir.
Bazı aydınlık anların değerini bilebilmek için, çoğu zaman önce iç dünyamızın daha karanlık yerlerinden geçmiş olmamız gerekir. Ne olduğunu tam anlayamadığın o günler. Zihninin susmadığı o geceler. Beklediğinden daha fazla acıtan o sessizlikler.
Ve yine de bütün bunlar da seni şekillendirir.
Burada amaç acıyı romantikleştirmek değil. Onun içinde sıkışıp kalmak da değil. Rahatsız edici olsa da senin hakkında bilgi taşıyan bir duyguyla savaşı bırakmaktır.
Kötü günler değiştirmen gereken şeyleri sana öğretebilir
Sevdiklerimle arabada yolculuk ederken, hoşuma giden şarkıları dinlerken, sade ama kocaman bir mutluluk hissederim. Olağanüstü bir şey olmasına gerek yoktur. Bazen bir şarkı, bir gülüş, bir sohbet ya da sakin bir öğleden sonra yeterlidir.
Kötü bir gün geçiriyorsam, bu anları hatırlamaya çalışırım. Hissettiklerimi inkâr etmek için değil, hayatımın sadece o gri andan ibaret olmadığını kendime hatırlatmak için.
Kötü günler bize öfke, hayal kırıklığı, hüzün ve kafa karışıklığı hissettirebilir. Ama çoğu zaman, tam da bu hüznün üstünden, dinginliği, yoldaşlığı ve küçük zevkleri daha güçlü bir şekilde takdir etmeyi öğreniriz.
Eğer her zaman mutlu olsaydık, belki de hareket etmeye ihtiyaç duymazdık. Önemli değişiklikler aramazdık. Yeni bir tutku keşfetmezdik. Artık bize iyi gelmeyen bir ilişkiden ayrılmaya cesaret edemezdik. İçimizdeki, bize “benim için daha fazlası var” diyen huzursuzluğu dinlemezdik.
Belki eşimizi, yaşam çağrımızı ya da gizli kalmış bir yeteneğimizi bulamazdık. Belki de sıcak ve güneşli bir günde, yuva gibi hissettiren o insanlarla birlikte, doksanlardan kalma yaramaz bir şarkıyı neşeyle söyleyerek günümüzü bitirmezdik.
Eğer hayatında bir şeylerin dönüşmesi gerektiğini hissettiğin bir dönemden geçiyorsan, hayatında yeniden başlaman gerektiğine dair 5 açık işaret yazısını okumak da sana yardımcı olabilir. Bazen hüzün seni yıkmak için değil, uzun zamandır bakmaktan kaçındığın bir kapıyı göstermek için gelir.
Hüzne teslim olmadan onu nasıl kabul edebilirsin
Ben derim ki: bu hüznün gelişi hoş olsun. Hatta ona bir isim bile verebiliriz. Ona “Janice” diyelim.
Kapıyı aç ve içeri girmesine izin ver. Ona bir fincan çay ikram et. Bir süre onunla otur ve dürüstçe sor: “Neden buradasın?”.
Garip gelebilir, ama bu egzersiz işe yarar. Çünkü hissettiklerine bir yer verdiğinde, kaçmak için bu kadar enerji harcamazsın.
Belki Janice, tükenmiş olduğun için geldi. Belki birini özlediğin için ortaya çıktı. Belki de kendinden fazla şey beklediğin, dinlenmeye ihtiyacın olduğu ya da hayatındaki bir şey artık yerine oturmadığı için geldi.
Eğer sadece kötü bir günse, bunun geçici olduğunu hatırla. Derin bir nefes al. Besleyici bir şeyler ye. Bir duş al. Birkaç dakika yürüyüşe çık. Güvendiğin biriyle konuş. Duyguların zirvedeyken büyük kararlar alma.
Ama eğer bu duygu tekrar eden bir durumsa, tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa ve rutininizi, ilişkilerinizi ya da iyi oluşunu etkilemeye başlıyorsa, ona daha dikkatle bakmaya değer. Profesyonel destek arayabilir, dinlemeyi bilen biriyle konuşabilir ya da hissettiklerini kaydetmeye başlayabilirsin. Yazmak, içindeki gürültüyü düzene koymana yardımcı olabilir; eğer ilgini çekerse, içten yazılan bir günlük tutmanın içsel gelişime nasıl yardımcı olduğu hakkındaki bu yazı sana yol gösterebilir.
Mutluluk, gündelik küçük şeylerle inşa edilir
Hüzünle yaşamayı öğrendiğinde, ondan biraz olsun korkmayı bırakırsın. Artık onu mutlak bir düşman gibi görmezsin. Evet, rahatsız edici bir misafir gibi görürsün; ama aynı zamanda gelip geçici ve gerçeği gösteren bir misafir gibi.
O zaman mutlu hissetmek için olağanüstü bir şeyin olmasını beklemeyi bırakırsın. Küçük şeyleri fark etmeye başlarsın: sabah içilen bir fincan kahve, içten bir sohbet, moralini yükselten bir şarkı, temiz bir yatak, pencereden süzülen güneş, beklenmedik bir kahkaha 🙂
Mutluluk her zaman havai fişekler gibi gelmez. Çoğu zaman sessizce gelir. Bir sükûnet gibi yerleşir; sürekli iyi olmak zorunda olduğun hissinden kurtulduğunda gelir.
Kendinle daha şefkatli bir ilişki kurmak da yardımcı olur. Çünkü her üzüldüğünde kendini eleştirir, suçlar ya da zayıf diye yaftalarsan, acı daha da ağırlaşır. Bunu daha derinlemesine anlamak için, suçluluk ve utanç olmadan öz sevgi nasıl kurulur konusundaki yazıyı okumak sana iyi gelebilir.
Hissettiklerini kucaklamak da büyümenin bir yoludur
Bazı günler kontrolsüzce inip çıktığın bir lunapark trenindeymişsin gibi hissetsen de şunu unutma: her zaman yeniden yukarı çıkabilirsin.
Bugün tüm cevaplara sahip olmak zorunda değilsin. Hayatının tamamını bir öğleden sonra çözüme kavuşturman gerekmiyor. Bazen tek gereken, günü kendine biraz daha şefkat göstererek atlatmaktır.
Hüzün, mutluluğunu iptal etmez. Hüzün, başarısız olduğun anlamına gelmez. Sadece insan olduğun, hissettiğin ve içindeki bir şeyin ilgi beklediği anlamına gelir.
Ve ne zaman sevinç geri dönse, çünkü geri döner, belki ona başka gözlerle bakarsın. Belki onu daha sıkı kucaklarsın. Belki de vadide nefes almayı öğrendiğinde, zirvenin ne kadar güzel olduğunu daha iyi anlarsın.
Bugüne kadar öğrendiklerinle, hayatın önündeki zorluklarla nasıl yüzleşeceksin? Rahatsız edici her duyguya direnerek mi, yoksa biraz korkutsa bile bilinmeyeni kucaklayarak mı?